Radyonun Öğüdü

 

                       




       
                                

   Yüreğimdeki huzursuzluğun aklıma hükmetmeye başladığı vakitlerdi. Evveli ya yüreğimi ya aklımı seçtiğim olmuştu da böylesini ilk kez yaşıyordum. Şimdi ise ikisi karşıma düşman gibi dikilmişti ve ben derdini insanlara anlatarak rahatlayanlardan değil anlattıkça yüreğinin sıkıntısıyla aklına düşen ikircikler arasında boğulup gidenlerden olduğum için aklım veya yüreğim yanımda olmadan ne yaparım bilmiyordum.

   Bildiğim yerden başlayıp sigaramı yaktım, kahvenin suyu kaynayana kadar bir sigara, demlenmesini beklerken bir sigara, kahvenin yanında iki sigara daha derken kalbimin hızlı hızlı atan ritmine sevinir oldum zira kalbim attıkça ben yaşadığımı hissediyordum. Radyoyu açıp hazırlanmaya başlarken aynada yüzümdeki o bıkkın ifadeye yakalandım, insan kendi hâline acır mı? Ben boğulacak gibi oldum. Pencereye koştum, gökyüzü ne zaman olsa iyi gelirdi. “Artık gökyüzüne bakmak da iyi gelmiyor.” dedi radyodaki ses. Kendi sözü mü bir şiirden mi alıntı, bilmiyordum. “Keşke” dedim “keşke hiç karar almadan yaşayabilse insan, hiçbir şey beklemeden ve hiçbir şey beklenmeden ondan, sözlerin hükmünün olmadığı bir yer bulsa kendine.”

    “Beklememeyi bekleriz, sessizlikten söz yaratır yine insana hayatı zehir ederiz.” dedi radyodaki ses, ne saçma denk geliş, diye geçirdim içimden. “Saçma olan ne? Senin beni duyman normal, benim seni duymam saçma öyle mi? Kapat Allah aşkına beni, bas şu düğmeye!” dedi. “İyi de az önce konuşmadım ki?” diye radyoyu sorguya çektim –aylar sonra bu anıyı yazarken radyonun konuşmasından daha çok durumu kanıksamama şaşıracaktım- “O işin efsunu bende kalsın.” deyince heyheylerim tepeme çıktı. “Bana bak” dedim “kendini kömürlükte bulmak istemiyorsan adam akıllı cevap ver.” taşı gediğine koymuştum. Herkes haddini bilecekti, ben onu -kampanyalı fiyatı- otuz beş liraya almıştım, sınırı en başından çizmeliydim. “Hep yanlış sorular soruyorsun, sonra da gelen cevaplardan memnun kalmıyorsun, belki hata ne sendedir ne hayatın verdiği cevaplardadır.” dedi.

“Soruyu yanlış soran bensem nasıl ben doğru olurum?"

“Sana yanlış sorular sormayı öğretenler olmadı mı?”

“Belki sen de onlardan olacaksın?”

“Sana en büyük mahremimi açtım, bana da güvenmeyeceksen kime güveneceksin. İstersen kapatabilirsin." deyip beni sitemkâr olduğu kadar da tehditkâr bir tavırla susturdu. En büyük mahremi konuşmanın yanında duyabilmesi. Ne büyük marifet, insanların binlerce yıldır yaptığı şey. Daha bir faydasını görmüş değilim, aksine başıma ne geldiyse ya duymaktan ya konuşmaktan geldi. İstersem sesini kısar ve dediği gibi düğmeye basar, bu saçma fasla son verirdim. Yapmadım. Bekledim. “Seni uzun zamandır dinliyorum, filmlerde farklı sokaklardan defalarca geçen aynı figüranlar gibisin. Dikkatli bakmayan kimse seni fark etmez ama üstünde özensiz birkaç dakikanın ağırlığı var. Başrolün dahi bir kez geçtiği yerden sen farklı farklı kişi olarak geçmektesin. O yüzden yaptığın işin öneminin farkındasın.” dedi. Devam edeceğini ama dinleyip dinlemediğimi sorgular gibi beklediğini anladığım için “Farkındayım öyle mi?” diye karşılık verdim. “Ulan bu insanoğlu neden dinlediğini belli etmek için son kelimeyi soruya çevirip muhatabının karşısına diker." diye söylendi. “Yanlış sorular sormayı öğretenler yüzündendir.” dedim. Hiç oralı olmadı. “Her gün aynı saatte uyanıp aynı bardaktan aynı kahveyi aynı sigarayla içip izmariti aynı kül tablasında söndürüyorsun. Yazın beyaz tişört kışın beyaz gömlek giyip aynı otobüsle aynı işe gidiyorsun, otobüs gelmezse dolmuşla gitmek yerine sonraki seferi bekliyorsun. Sırf dolmuşa binmemek için evden daha erken çıkmaya başladın. Tüm bu aynılığın içinde yaptığın ve beni şaşırtan ise her defasını farklı biri gibi yaşaman. Geçen bulaşıkları yıkarken seviyorsun diye Ezginin Günlüğü çaldım, sesimi açmanı beklerken elini bile silmeden düğmeye basıp beni kapattın. Senin yüzünden hâlâ kulağım çınlıyor." dedi. Özrümü dileyip durumu izah etmeye çalıştım, “Bak radyo kardeş, mercimek çorbası seviyorum, diye her gün mercimek çorbası içemem. Bir kere mideye dokunur, her şeyin fazlası.” deyip gülmeye başladım.

“Kendinle konuşurken de bunu yapıyorsun.”

“Neyi?”

“İnsan kendini güldürdü, diye dertleri bitmez. Tımarhaneler kendini güldürenlerle dolu.”

“Benim kafamın içindeki delilerin gömlekleri birbirlerine iliklenmiş vaziyette.”

“Onu fark ettim.”

Cevap vermedim. “Benimle konuşmandan.” diye cümlesini tamamladı. Çıkmam gerekiyordu.  İçimdeki ondan bir cümle daha duyma isteğine karşı koyamadım ve “Yalvarırım bir yol göster.” dedim. Boğazıma kadar çaresizlik içindeydim.

   “Benden sana bir dost tavsiyesi, ya hayatını ya hayatındakileri değiştir. Belki bunlar değişirse doğru sorular sorabilirsin. Belki o zaman istediğin cevapları bulabilirsin.” dedi. Kapatıp bir kutunun içine koyarak yanıma aldım.

Otobüsten bit pazarına kadar benimle geldi. Yavaşça tezgaha bıraktım ama artık hukukumuz olmuştu. Bir veda şarttı. Düğmesine basar basmaz “Neden?” diye sordu. “Hayatımdakileri değiştirmeye başladım.” diye cevapladım. “Aynı otobüse binmeseydin inanırdım.” dedi. Sonra da onun gibisini bulamayacağımı söyledi, terk edilen herkes gibi. İçimde kendi hayatımın başrolü olmanın verdiği gururla “İnternete bağlananlardan alacağım.” dedim. 

                                                                                                                    Cihanefruz Gülibar

 

 

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bozkır