Bozkır
Tüm
sevdiklerimi kaybetmiştim. Tek bir günde aldığım tek bir kararla hepsine
sırtımı dönüp buraya geldim. Bozkırın ortasında ne yapacağımı bilmez hâlde uzandım.
Başucumdaki cılız ağacın incecik gölgesi
hiç hazzetmediğim o güneşten biraz olsun koruyor beni. İnsan böyle anlarda
hatalarını düşünmeye daha bir meyilli oluyor, düşünüyorum pek de mucizevi
olmayacak şekilde dilimde keşkeler beliriyor. “Keşke daha fazlasını yapsaydım.”
Böyle dedim diye kibirli bilinmek istemem, yanıma gelenlerden farklı şeyler
söylemiyorum. Keşke daha fazlasını yapsaymışım da onları yalnız
bırakmasaymışım. Ormanda farkına varılmayan meşe ağacının tarlanın ortasında
dikilince kıymete binmesi gibi, bozkırın ortasına yerleşince tüm insanlardan
aynı sözü duyar olmuştum. Bir kişi dışında.
Gerçek
seven hep daha suçlayıcıdır. En son - ki yaklaşık üç ay kadar önce - gelip nasılsın,
dedikten sonra cevabımı beklemeden derdini anlatmaya başladı. Zaten o da her
insan gibi nasılsın sorusunu kendi meramını anlatmak için soranlardandı. Bensiz
dünya derdi kemiklerini çatırdatır olmuş. Tabii bu bana dert değilmiş. Yaşayana
ağır gelirmiş. Bir yerden sonra ne anlattı, beni ne kadar daha suçladı hatırlamıyorum.
Kimsenin hayat telaşına ortak olacak mecalim yok. Hayata binbir mana yüklemenin
yanlış olduğunu bilecek yaştayım. Zaman akıp gider ve insan hayata mana
yüklemeye çalışırken çok fazla şeyi yitirir. Hayat mananın ta kendisidir, yaşarken
öğrendim. Yanıma gelen herkes gibi onunla dönmeyecek oluşuma, beklediği sözleri
duyamayışına sinirlendi. Bilmiyordu ki bir zaman sonra sözler de manasını
yitirirdi. Sayısız sözden, geriye elimde kalan şu bozkırdan başkası değildi. Ama
bozkır başka. Denizin ve göğün aldatıcı maviliğindense bozkırın tüm gerçeğiyle
karşımda durmasını seviyorum. Bozkıra baktıkça çaresizliğimi, yalnızlığımı,
yanılgılarımı, içimdeki o koca boşluğu görüyorum. Sanki kimseden bir şey
beklemeden ama kimseye de bir şey vermeden geçen ömrüm önüme seriliyor. El
değilmemişliğiyle kuruyup gidişi, hiçliği, büyük yalnızlığına kimseyi ortak
etmeyişi... ne kadar da benziyoruz. Buraya geldiğim ilk gün beni bağrına basışı
dışında bir yakınlığımız olmadı. İki yalnız birbirimizin içinde kaybolurken birbirimizi
teselli etmek gibi bir derdimiz yok, aramıza sözlerin girmesine müsaade etmeden
ve birbirimize karışmadan geçinip gidiyoruz.
Buraya
geleli yıllar oldu, yıllardır hiçbir şey yapmadan sere serpe uzanmanın keyfini
çıkarıyorum. Arada yanıma gelenler ne kadar genç olduğumu söyleyip dursalar da ilk
zamanlar onlara yaşama dair böyle bir hakkım olduğunu anlatmaya çalışan ben,
şimdi duymamış gibi yapıyor, sözlerini bitirip gitmelerini bekliyorum. Yine de
hatırlatayım, ben yaşamdan son hakkımı alıp buraya geldim ve bunun aksine
söylenmiş her söz haklarıma bir saldırıdır. Sesler duyuyorum, tek tek neyse de
toplanıp gelince hangi birine cevap vereceğimi şaşırdığımdan kalabalık
ziyaretlerden pek hoşlandığım söylenemez. İnsanın insanlardan kaçtığı bu yere
böyle cümbür cemaat gelmek, büyük saygısızlık.
-
Yandım
Allah, yandım. Yok mu su?
-
Yok
ama ileride çeşme var.
...
-
Keşke
meyve ağacı da dikseydik.
-
Buraya
meyve yemeye mi geldiniz?
....
-
Başka
yer mi yoktu, tarlanın ederi kalmadı.
-
Duyacak,
sus, sus.
Önce ağız
birliği etmiş gibi yanıma gelen herkes beni ne kadar özlediğini ve sevdiğini
dile getiriyor, ardından içlerinden en cesuru veya en sabırsızı “İnan hepimiz
zordayız, mecbur kalmasak istemeyiz, artık burayı satmamız gerek ama sen
tarlanın tam ortasında dururken alıcılar hep kaçar oldu.” diye söze giriyor, belli
ki müsaade istemeye gelmişler. Başka biri öfkelenmemden korkup “Hem burası
sapa, her istediğimizde gelemiyoruz.” diye devamını getiriyor. Sonrasını
dinlemiyorum. İnsanoğlu ne çok konuşup ne çok yalan söylüyor. Bir kez daha “Dil
olmayan yerde yalan olur mu?” diyen yazara hak veriyorum. Korkunç bir acizlik
içinde karşımda kıvranıp duruyorlar. Bu acizlik hâli içimde acımadan çok öfke uyandırıyor.
Ellerimi toprakta gezdirip “Duyuyor musun
yalanlarını?” diyorum. Böyle olunca yerimden gidesim gelmiyor. Dosdoğru deseler
başkaydı ama insanoğlu bir ölüye bile yalan söyleyecek, sadece yalan söyleyecek
değil rahatsızlık verecek, yerinden edecek aymazlıktaydı. Yalanlarını
yalanlarıyla büyütüyor, imam da getirdiklerini dualarla taşıyacaklarını
anlatıyorlardı. Böylece ruhumun azap çekmeyeceğini düşünüp kendilerini
rahatlatıyorlardı. Yalanlarıyla arama ölüm dahi girememişti, ölmüş fakat
kurtulamamıştım. Tek ve gerçek dostuma döndüm. “Bozkır” dedim, “bunca zamandır koynunda
uyutuyorsun, senden başka medet umacağım kimse yok, artık dostun değil sen
olmak istiyorum, kurtar beni.”
Hafif bir
zelzelenin ardından tek bir söz etmeden kurumuş yarıklarını aralayıp beni daha
da içine alıyor, artık bozkıra karışmış, bozkırın ta kendisi olmuştum. Bu sefer
kurtulmuştum, ne insanlar ne sözleri ne de yalanları vardı. Ölümden öteye de
gelemezlerdi zira bozkır yalancıları bağrına basmayacak kadar büyük bir
gerçeklikti. Farkındayım, gerekirse beni suçlayacak, her yerde küçük bir
kıyamet atlattıklarını anlatacak ama asla bir ölüye bile rahatsızlık veren yalanlarından
söz etmeyeceklerdi. Bense ait olduğum yerde olmanın huzuruyla sonsuz bir uykuya
dalıp benim gibi ölüsü bile yalanlardan kurtulamamışlara kucak açacaktım.
Çok uzaklardan, tövbeleri besmelelerine
karışmış insan sesleri içinden bir meczubu duyuyorum. Bastonunu yere vura vura
“Atalar ruhunu kızdırdık.” diye bağırıyor. Bir ölüyü bir delinin anlaması ne
garip, diye düşünüp gözlerimi kapıyorum.
-Cihanefruz Gülibar

Yorumlar
Yorum Gönder